Uykum var 🙂↕️ kolumun üstüne yatmışım uyuşuk uyuşuk geziyorum jkyjkfffkhvdsse
#gece
Artık dinlediğim şarkılar eskisi gibi hissettirmiyor. Ya ben ben aynı şeyleri dinlemekten sıkıldım ya da hayat sıkıcı 🤷♀️
Eğer kendime bir yabancı ismi seçebilseydim ismimin Olympe olmasını isterdim. 😭 Ama gerçekler Sena 😔
Buluuuut
tipik tumblr hesabi defzethr
Ay, geçenlerde Tumblr’da bir bloga denk geldim. Bir kızın bloguydu ve paylaştığı her metinde “abusive” erkeklere olan sevgisinden bahsediyordu. Kullandığı terim de “manhandling”di defztrhyrtgr. Allah’ım..yani böyle insanlar neyin kafasında? bir de gelecekteki partnerinden dayak yemek, cinsel ilişkiye zorlanmak (bu bildiğin taciz aq) istediğini yazmış. Trollse tuhaf, değilse daha da tuhaf. Tamam, herkesin fantezisi kendine (hey ben böyle fanteziyi) de hiç mi kendine saygın olmaz be? Öyle, aklıma geldi işte. SDFEJGRTH Ilerde buraya öyle bloglar gelirse ben giderum jsdjfjghtfy
Yatmaktan vücudum ağrıyor djdkdkkd
Şey.. Ben teyze oldum 🥹🫶🫠😭
"Death does not exist, people only die when they are forgotten; if you can remember me I will always be with you."
Hem dogru hemde bi o kadar sallamayson aw zdefzethy
✨ Kova burcu için bugünün yorumu: "Sevgili Kova kadını, bugün bedeninin sana fısıldadığı sinyallere kulak vermek için harika bir gün olabilir. Yoğun temponun arasında unuttuğun o derin nefesleri yeniden hatırlamak, enerjini tazelemek adına sana küçük ama etkili bir alan açabilir. Belki de son zamanlarda zihinsel olarak fazlaca yorulduğunu fark edip, kendini dinlendirecek sakin rutinlere yönelmek isteyebilirsin. Ufak bir yürüyüş ya da sadece biraz sessizlik, hem fiziksel direncini artırabilir hem de ruhuna çok iyi gelebilir. Kendine karşı şefkatli ve yumuşak olduğun sürece, günün sonunda kendini her zamankinden daha canlı ve merkezinde hissetmen olası."
Bir gün gelecek, ve yedinci ev konserine gidecegim , ha buraya yazdim.
Zor geliyor, çok zor geliyordu Kafalarımız uyuşmaz Zor geliyor, çok zor geliyordu Enerjimiz tutmaz Bir bakmışım ki aklımda hep o var Çocuklar, sanırım aşık oldum bile
Aşık Oldum Bile
Yedinci Ev
▶ Play on Spotify
Günaydın, başım zonkluyor, kafamı duvara çarpmak istiyorum İrem Derici gibi.
İyiyim desem yalan olur, Kötüyüm desem inancıma dokunur. En iyisi şükre vurayım dilimi Belki de o zaman kalbim kurtulur… — Mevlana 🍃
À l’heure actuelle, il est 20 h 41, mes doigts forment un ensemble avec les touches du clavier, je n’ai pas grand-chose à faire, j’écris et j’écris. Avant, j’avais tendance à écrire en turc seulement, persuadée aveuglément que le français n’était point pour moi. Déjà que je ne maîtrise point l’art des mots en turc, j’évitais celle-ci encore plus. Il est déjà 20 h 45, le temps passe vite, ou bien j’écris lentement, peut-être, fort probable. J’aime bien écrire, mais pas de métaphores sophistiquées ou de phrases complexes, j’aime juste le fait de prendre le temps de penser, à quoi ? Je ne sais pas. Mais j’écris quand même. J’ai remarqué un détail récemment, je retrouve paix et bonheur dans tes yeux, les yeux que je n’ai jamais pu réellement observer pendant des heures. Je ne connais pas ton odeur, ton parfum signature, comment tu souris, les expressions faciales que tu adoptes quand tu es heureux, fatigué, énervé… Je ne sais pas comment tu dors, de quel côté du lit par exemple, ou plein d’autres détails qui nous semblent banals. 21 h 14, je ne savais pas quoi dire pendant un moment, j’ai choisi d’observer le plafond. Déjà 20 h 16, temps de conclure ce paragraphe aussi inutile que les sentiments que je ressens envers toi. Et oui, 20 h 16 et non 21 h. Pas chronologique, je sais, mais la conclusion de mon paragraphe était déjà prête, bien avant, tout comme la fin de notre histoire.
Battaniyem yok. Renkli bir şey lazım, büyük, hatta kocaman, hafif ağır olacak ve yumuşak olmalı böyle bulutlar gibi. Kış geliyor ve ben kışın kendimi ilk önce bir battaniyeye sararım sonra girerim yorganın altına. Aranızda para toplayıp bana battaniye alır mısınız 🥺😭🤏✨️🙈
Künh bugün boş hissettiriyor. Neredesiniz mesele? 🤷♀️😭🙌✨️
"Hiçbir şey yapmıyorum." Bu, "Ne yapıyorsun?" gibi sıradan bir soruya verilen tipik cevaptır. İnsanlar genellikle kendilerine en uygun, en basit, en mantıklı ve karmaşık entelektüel çaba gerektirmeyen cevabı verme eğilimindedir. Ancak "hiçbir şey yapmamayı" nasıl tanımlayabiliriz? Bu paradoksal değil mi? Çünkü "hiçbir şey" yapmadığımızda bile bir şey yapıyoruz, örneğin soruyu cevaplıyoruz. Az önce dilin paradoksunu vurguladım, ancak aktivite paradoksu gibi başka paradokslar da var. Hareketsiz kaldığımızda bile vücut çalışmaya devam eder; beyin bilgiyi işler ve düşüncelerimiz devam edebilir, çünkü görünür bir eylemin yokluğu, aktivitenin tamamen yokluğu anlamına gelmez. Sonra yine paradoksal olan algıdan bahsetmek istiyorum. Hiçbir şey yapmıyoruz dediğimizde, genellikle özellikle hiçbir şey yapmadığımızı, bahsetmeye değer hiçbir şey yapmadığımızı kastediyoruz. Daha sonra tanımlanabilir bir aktivitenin yokluğunu, tamamen aktivitenin yokluğuyla karıştırıyoruz. Ancak bu, "hiçbir şey yapmamak" ifadesinin mutlaka çelişkili olduğu anlamına gelmez. Her şey "yapmak"tan ne kastedildiğine bağlıdır. Hiçbir şey yapmadığımızı iddia etmeden önce, bir şey yapmanın ne anlama geldiğini tanımlamamız gerekir. Şimdi size, bence dikkat çekmeyi hak eden, oldukça paradoksal bir soru soruyorum: Hiçlik gerçekten var mıdır, yoksa sadece fark etmeye zahmet etmediğimiz şeye verdiğimiz bir isim midir?
Düşmansız kahraman olmaz...
Rien à dire, elle a tout dit.
SLT
Suzane
▶ Play on Spotify
Kahvaltı yaptım, her zamanki gibi. Bildiğiniz kahvaltı işte; çay, peynir, zeytin falan… Neyse, sonra işlerimi hallettim. Ardından banyoya gittim, üstümü değiştirdim, dişlerimi fırçaladım. Rutin şeyler. Ama saçlarımı yaparken başım dönüyor gibi oldu. Gerçi tam olarak başım dönmüyordu da… Önce koskoca banyo bana daracık gelmeye başladı. Aldığım nefes ciğerlerime ulaşmıyordu sanki. Öyle olunca üzerime bir halsizlik çöktü, ben de yere oturdum. Ama hızlı hızlı nefes alıp veriyordum ve kalbim sıkışıyordu sanki. En sonunda ayağa kalktım. Saçlarımı yapmam gerekiyordu. Dağınık bir topuz yaptım ama onu yaptıktan sonra bile içimdeki o huzursuzluk devam etti. İki büklüm olmuştum. Eğilip alnımı lavabonun soğuk mermerine yasladım, bir süre yerle bakıştım. Tam, «İyiyim artık,» diyecekken daha kötü oldum. Bu sefer klozetin kapağı kapalıydı, oturdum. Başımı yukarı kaldırdım; sanki bir şey değişecekti. Sonra ayağa kalktım, içeri geçtim ve koltuğa uzandım. Ama yatmak da iyi gelmedi. Ardından oturdum, bağdaş kurup bilgisayarımı kucağıma yerleştirdim. Sonra burası için az önce paylaştığım Rönesans hakkındaki metni yazdım. Şimdi ise bunu yazıyorum. Çünkü yazmazsam delirecekmişim gibi hissediyorum. Yazarken gözlerim ekrana kilitleniyor. Yazacağım kelimeleri düşünüyorum, kimisini beğenmediğim için eş anlamlısını arıyorum. Ama bu metnin de bir sonu olacak ve sonra yine aynısı olacak. Kalbim sıkışacak. Çenemi o kadar sert sıkıyorum ki ağrı yapıyor. Ama yazarken yapmıyorum. İşte bu yüzden yazıyorum. Bu yüzden gidemiyorum buradan. Çünkü ne yazarsam yazayım, kelime sayısı fark etmeksizin, iyi geliyor.
(Türkçem bunu yazmaya yetmedi EFGHTGR Han boşuna "çevir" butonu eklemedi Allah Allah.)
Vous savez pourquoi les organes génitaux masculins étaient souvent représentés petits dans les sculptures de la Renaissance ? En réalité, cette idée trouve ses origines dans la Grèce antique. Dans l'art grec antique un petit organe génital pouvait symboliser la raison, la modération et la maîtrise de ses désirs. L'homme idéal était donc celui qui contrôlait ses pulsions et agissait avec intelligence, plutôt que celui qui se laissait dominer par elles. Et les "grands", alors ? Dans certaines œuvres, ils pouvaient représenter les désirs incontrôlés, les exces et les comportements "bestiaux". Par exemple, les satyres, des créatures mythologiques souvent associées à la luxure et aux plaisirs, étaient fréquemment représentés avec des organes génitaux exagérés. En gros, dans l'art grec antique, le corps ne servait pas seulement à représenter la beauté physique : il pouvait aussi transmettre des idées sur le caractère et la morale.
Je veux être Juliette, mais seulement si tu acceptes d’être Roméo. Je serai ta Juliette, et toi, mon Roméo. À nous d'écrire notre fin.
I'm your biggest fan, I'll follow you until you love me
Paparazzi
Lady Gaga
▶ Play on Spotify
Je t'ai dit "je t'aime" plus d'une fois ou deux Mais moi je dis "je t'aime" à un homme pas deux Y a ton odeur dans mon lit, dans mes draps
J'ai jamais vraiment été ta Valentine.
melodrama
disiz, Theodora
▶ Play on Spotify
Ben deliyim sanırım, serum falan yerken kahkaha atıyorum, bugün dış çektirdim başlamadan önce ve bittikten sonra deli gibi güldüm, doktorum bile ters ters baktı, ki o da güldü ama neyse sksksksk
Dişimi çektirdiğim ana lanet olsun. Çok ağrıyor
Günaydın. Herkesin kullandığı basit bir kelime. Bana günaydın dendiğinde otomatik olarak bende karşılık veriyorum, ama yani yeter ya, bence günaydın demek belli bir süreden sonra rahatsız edici oluyor, yani yanımdan geçen herkese günaydın demek yorucu. Kahve beklerken, çayımı yudumlarken birileri illa gelip "Günaydın" diyor, demeyin ya. Sabahın köründe oturmuşum kafeteryada, bilgisayarım açık, ders çalışıyorum, yarı baygınım ve bugüne kadar toplasan 2 3 kere gördüğüm, adını dahi bilemediğim bir Allah'ın kulu gelip fazla enerjik bir şeklinde "Günaydın Sena" diyor, tamam, anladık, gün aydı, ay bıraktı yerini güneşe, anladık güneş, positiflik falan ama yani benden uzak mı dursan? Hele sabahın köründe? Tabii bunlar benim iç sesim, gerçekte en nazik gülümsememi takınıp ona ayıp olmasın diye karşılık veriyorum. Ve ben geri zekalı olduğum için sohbeti uzatıyorum, yani kızım sussana. Bunu diyen ben Künh'e her sabah "GÜNO" yazıyor. Ironik. Ama sizin bilmediğiniz bir şey var. Ben güne 5.30-6 da başlarım, ancak gelenlde buraya 9-10 civarlarında yazarım, çünkü ben, sevgili Geceniz sabahları çekilmez bir varlığa dönüşüyorum. Ve genelde sabah 8 den önce elime nadiren telefon alırım. Sadece müzik dinlemek için kullanırım, işte bu yüzden size geç günaydın derim hep. Neyse, diyeceğim şu ki, sabahın erken saatlerinde benden uzak durun, ve günaydın :)
Yahu buralar çok durgun, biraz drama gerek, hadi kavga edin :)
Koltukta altıma çarşaf serip yatmayı seviyorum ;)
Rica ediyorum Lvbel C5 dinleyen hiç bir varlık benimle konuşmasın. Teşekkürler.
Bu gün ilk defa misvak aldım meraktan, millet meraktan sigara, alkol dener, ben misvak deniyorum. Mis gibi kadınım var ya djdkksmss
Aniden gelen özgüven ve "ben yaparım" hissi >>
Sinir problemlerim var, yani ben öyle diyorum. Durduk yere sinirleniyorum, böyle aniden, mesela oturuyorum, her şey ok, hatta mükemmel bende iyiyim. Ama aniden sinirleniyorum, bacağımı kasıyorum, hatta bazen kramp bile giriyor kasmaktan, tırnaklarımı derime batırıyorum, tuhaf değil mi? Çok kalem kırmışlığım var, kurşun kalem, tükenmez kalem fark etmeksizin sinirden kırıyorum. Artık çenemi kasmaktan çenem ağrıyor djdjdjs. Valla ben deliyim ya, neyse ya, bizde böyleyiz.
Biriyle konuşurken çok zorlanıyorum, kelimelerim birbirine giriyor, yanaklarım kızarıyor, konuşma bittikten sonra sosyal pilim dipleri görüyor. Bugüne kadar insanların önünde bir çok kez konuşma yaptım, konferanslara bile katıldım, ve tanıdıklarım, arkadaşlarım, hocalarım her seferinde beni tebrik ediyor, diksiyonumun iyi olduğunu, cevabını bilmediğim sorulara cevap verirken iyi doğaçlama yaptığımı söylüyorlar. Sanırım bu iyi bir şey ama bu sahnede sizin gördükleriniz, ben, konuşurken tırnaklarımı derime batırıp kanatıyorum, ellerim kürsünün arkasında zangır zangır titriyor, ama sonra videoları izliyorum, genelde arkadaşlarım çekiyor ve hayret ediyorum, kendimi tanımıyorum, yüzümde ki o kendinden emin, hatta bazen hafif alaycı bakış beni deli ediyor, bu ben olamam, ama gördüğüm kadın benim, Lakin ışıklar söndüğünde, alkışlar dindiğinde, bakışlar başka yere cevirildiğinde, kendimle tek başıma kaldığımda o kadından geriye hiç bir iz kalmıyor. Genelde filmin sonu hep aynı, beni tebrik edenlere teşekkür ediyorum ve kanattığım ellerimi yıkamaya gidiyorum, nefesim maraton konuşmuşum gibi hızlı, alnımdan terler akıyor, kendimi bir kabine kilitliyor ve ağlıyorum, hıçkıra hıçkıra ama bir o kadar sessizce. Genelde nefes alamıyorum, bu kadarı yetmezmiş gibi birde öksürük başlıyor, bul astım spreyini bulabilirsen. Elinde sonunda duruyorum, elimi yüzümü yıkıyor, akan makyajımı yeniden yapıyor ve hiç bir şey olmamışcasına gülümsememi takınıp içeri dönüyorum. Ama sorsanız "çok iyi konuştum." E şimdi diyorsunuzdur, "mal mısın? Madem insanların önünde konuşmakta zorlanıyorsun, neden yapıyorsun?" Mantıklı bir düşünce ama konfor alanımdan çıkmazsam, sınırlarımı zorlamazsam hayatın ne anlamı kalır? Çünkü ben başarmak istiyorum, ve şunu anladım, bu dünyada bir tane rakibim var, beni çok iyi tanıyan bir rakip, işte o rakip benim. İnsanın tek rakibi kendisidir.
Bir demet çiçek mutlu eder ki beni, özellikle papatya, ama abartılı buketleri sevmem, sade olsun, içinden gelsin :)
Bizim Luna bağımlılığı
Sokağın ortasında buna güldüm, evet.
Buradaki ilk gönderim, ve bunu biraz özel olarak yapmak istedim. Umarım burası gittikçe büyür ve ben / bizler buranın eskilerinden oluruz, güzel şeyler güzel anlar yaşarız. Henüz kimseyi pek tanımasam da fena durmuyorsunuz .d bu şekilde başka ne diyebilirim bilmiyorum ama güzel bir yer ve daha da güzel olacağını umuyorum. İyi geceler
Gündüz, hep onu konuşalım zaten, her şey gündüz yapılsın, "sabah ola hayrola" diyelim. Peki ya gece? Neden hayat gece değil ki? Bence gecede güzel, ay da parlıyor yani, sırf güneş kadar olmadığı, daha mütevazı olduğunu için yeterli değil. Gündüzü hayatın kendisi gibi görüyoruz. İnsanlar gündüz çalışıyor, okula gidiyor, bir yerlere yetişiyor. Geceyse sanki hayatın durması gereken bir ara vermişlik hâli. Sabah ola hayrola. Sanki gecenin kendi başına güzel bir şey olmasına izin vermiyoruz. Oysa ay da orada, Bir şeyin daha az görünür olması, onun daha az değerli olduğu anlamına gelmez. Hatta gece, gündüzün aksine, insana biraz kendisi olma alanı veriyor gibi. Sokakların sesi azalıyor, dünya biraz yavaşlıyor. İnsanlar başkalarının gözünde nasıl göründüklerinden ziyade, kendi içlerinde ne hissettiklerini duymaya başlıyorlar. Belki de mesele gecenin gündüzden daha güzel olması bile değil. Belki de mesele, hayatı yalnızca gündüz yaşanıyormuş gibi anlatmamız.
Günaydınlarrr
Kendim hakkında çok önemli bir şey öğrendim, FBI peşimde, hipermobilmişim ben. Bu bilgi hiç bir işinize yaramaz ama olsun JSKSKAKSJDJF
Okay okay...okay alright, öncelikle...okay
Kızlar, abla tavsiyesi, saçınızı benim gibi örüp yatın, yıpranmasınlar
Mutluluğu hep uzaklarda aradım, hep sorardım kendime "mutluluk nedir?" diye, sonra anladım ki mutluluk bir bakış, birinin sesi, bazen ise saçlarını savrulmasını sağlayan ılık rüzgar. Sizi bilmem ama beni bunlar mutlu ediyor. Beni mutlu etmek zor değildir aslında, kıyafet, marka takıntım yoktur, ruhum bir çocuğun ruhu gibidir, bana sadece içtenlikle söylenen cümleler, saçlarımla oynanması, bir eti brownie yeter. Brownie demişken, bence açık ara en çikolata eti brownie ama sık sık yenilmez, arada sırada canın çok istediğinde yiyeceksin, mesela ben ne kadar seversem seveyim nadiren bitirebilirim, yanımda kim varsa gelende ona veririm kalanını,o kişi bitirir, kim olursa olsun, annem, abim, arkadaşlarım alıştılar benim bu huyuma, ben demeden anlıyorlar ne zaman yemeyi bırakacağımı. Ha aklıma gelmişken, bugün eti brownie gördüm markette, e almasaydım bana yakışmazdı, elim her zamankine gitti, original olan, en sevdiğim ama yanında başka bir çeşidini gördüm; fındıklıydı, aslına bakarsanız değişikliklerden hiç hoşlanmam, mesela odamda bir şeyin yerini değiştirirseniz kavga çıkartırım, neyse brownieye dönelim, bir delilik yapıp fındıklı aldım ama sevmeme korkusuyla sevdiğimi de aldım, ikisinden de bir kaç ısırık aldım ve tahmin edersiniz ki ikisininde bitirmedim, arkadaşlarım bu duruma sevinmediler değil. Yine boş boş konuştum, kesin diyorsunuzdur "ee gece sadede gel." Demek istediğim şu; fındıklı eti brownie almayın ya, o kadar da iyi değildi.