haftanın ilk günü ve hava hâlâ yaz sıcağında, bunu pazartesi olmasıyla hiç bağdaştırmayın bile, mevsim kendi bildiğini okuyor ben kendi bildiğimi okuyorum. bugün ekibime yeni arkadaşlar katılıyor, uzun zamandır ilk kez bir "ekipleşme" heyecanı var içimde, açıkçası istanbul'dan sonra böyle bir şeyi özleyeceğime hiç inanmazdım. orada o kadar yorulmuştum ki insan ilişkilerinden bile, boşluk iyi geldi bir süre, sessizlik iyi geldi.. ama bak yaz tatilim böyle geçiyormuş meğer, herkes tatildeyken ben denizli'ye taşınıp yeni bir masaya oturmuşum, yazın tam ortasında, ofiste henüz ekip arkadaşı bile olmayan biri olarak. zaten sıcakta tatile mi gidilir falan.. bak, boşluk güzeldi diyorum, ama itiraf edeyim biraz da tuhaftı. sabah kahveni kiminle içeceğini bilmemek, diğer ekiplerin çalışanlarıyla pek iletişime geçmek istemiyorum istanbulda öğrendim bunu. "bugün ne oldu" diye kime anlatacağını bilmemek.. neyse, o boşluk kapanıyor bugün. yeni yüzler, yeni isimler, muhtemelen ilk gün klasik "merhaba ben.." turları, ben de içimden "tamam bunu hatırla" diye tekrar edeceğim isimleri.. ben eylül'e her şeyi sığdırdım bu arada, almanca kursu, spor salonu, bir de ekip arkadaşlarımla dünyayı kurtarma projelerimiz :p vldnww kadar olmasa da bizim de süper güçlerimiz var sonuçta, en azından pazartesi sabahı hâlâ heyecanlanabiliyor olmak bir güç sayılır.. bence sayılır, hem de sıcak havada.. kısacası; hava sıcak, gün pazartesi, ben biraz gergin biraz heyecanlıyım ve galiba istanbul'da unuttuğum bir şeyi burada yeniden hatırlıyorum zeynepcim, bir yere ait olmanın nasıl bir şey olduğunu filan falan.. bir de dün küçük bir şey oldu, önemsiz gibi görünüp önemli olan cinsten. dünkü yazıda bir yere "canım benim" demiştim, gelişigüzel, öyle çıkıvermişti. takılmıştı ona, kime takıldığını söylemeyeceğim tabii, kendi bilir. bugün konuştuk, laf arasında anladım ki meğer yazıları okuyormuş, hem de öyle şöyle bir göz gezdirmek değil, merakla okuyormuş gibi. ben de tabii "acaba gücendi mi, tuhaf mı geldi" diye içimden geçirip durmuştum, hâlâ da tam çözemedim aslında hangisi, gıcık mı oldu yoksa hoşuna mı gitti, belli etmiyor, ben de sormaya çekiniyorum; çünkü sorunca da bir anlamı oluyor bir şeyin, sormayınca kalıyor havada, ben havada kalanı seviyorum galiba.. neyse, üstü kapalı kalsın bu kısım, kimsenin üstüne alınmasına gerek yok, malum bu blogda laf arasında geçen kız sayısı az değil, hepsi bilmeden birbirine karışıyor zaten :p pazartesi işte, hem yeni yüzler hem eski hikayeler aynı güne sığıyor.. koca bebek.. yok bu klavyenin aklında kalmış, silmek istemedim.. koca hayat var önümüzde, ama bazen insan otuzundan sonra fark ediyor ki hayat hiç de plan yaptığı gibi gitmiyormuş, ne iyi ki gitmiyormuş aslında. ben istanbul'dayken "böyle böyle olacak" diye bir sürü senaryo kurmuştum kafamda, hiçbiri tutmadı, tuttuğu tek şey şu, bir sabah kalkıp valizleri toplayıp başka bir şehre gelebiliyormuşum, korkmadan değil, biliyorsun çünkü gideceğin şehri, ama gelebiliyormuşum işte. bu da bir şey.. büyükler hep "her şey oluruna bırakılır" der ya, ben o cümleye uzun süre inanmadım, bana tembellik gibi gelirdi. şimdi anlıyorum ki oluruna bırakmak pes etmek değilmiş, bazen elindekini sıkı tutmayı bırakıp da bakabilmekmiş nereye gideceğine. denizli de öyle oldu zaten, ne çok planladım ne de hiç istedim, oldu.. bir de şunu fark ettim son zamanlarda, insan yalnızlığı sevmeye başlayınca kalabalığı daha çok kıymetli buluyormuş. istanbul'da kalabalıktan kaçtım, burada kalabalığı özledim, tuhaf değil mi. insan nerede değilse orayı özler falan.. hem galiba mesele kalabalık ya da yalnızlık değil seçebiliyor olmakmış. seçebildiğin an her şey hafifliyor. hayat da böyle işte, büyük laflar ederken bile küçük şeylerin arasından süzülüp geçiyor.