künh.
han profil fotoğrafı

@han

💻 çalışıyor

behind kunh.tech

anonimlik

📌 Sabitlenmiş yazı

hey there i am using künh.app😬

Sunucuda bakım olacak 1-2 saat kapalı olacağız ve uygulamadan giriş yapanlar tarayıcıdan giriş yapıp uygulamayı güncellemeleri gerekecek. Duyduk duymadık demeyin :d Uygulamadan girenler bir süre erişim dışısınız..

bir pencereden hava aldım: kahve bitmiştir, kabulleneceksin

günaydın. ofise geldim. sabah uyandığımda ilk düşündüğüm şey ne kadar erken olduğu değildi; çünkü erken değildi aslında. saat olması gereken saatti. dünya dönüyordu, güneş doğuyordu, insanlar işe gidiyordu. ben sadece bütün bunların arasında gözlerimi açmış bulunuyordum ve bundan kimseye bir fayda yoktu. kalktım. duşa girdim, çıktım, su içtim. her sabah iki bardak su içecek kadar susamış biri değilim, zorunluluk bu. kireç kokmayan suları severim. onunla kahve yaptım. kahveyi içerken pencereye baktım. hava güzel. böyle insanın dışarı çıkıp hayatını düzene sokası geliyor. sonra tekrar içeri baktım, masayı gördüm, bilgisayarı gördüm, evimde dört tane bilgisayarım var, windows, linux, linux, mac. bir de dün bıraktığım şeyi gördüm. hayatımı düzene sokmayacağım. bugünlük böyle kalsın. demiştim ya, sonbaharda ofise yürüyerek gideceğim diye. al işte. ofise geldim sonra. yolda bir kedi gördüm. kedi bana baktı. ben kediye baktım. ikimiz de birbirimizden herhangi bir beklenti içine girmeden yollarımıza devam ettik. insanlarla da böyle anlaşabilsek keşke. birbirimize bakıp "sen de buradasın demek" deyip geçsek, ama yok. nasılsın? iyiyim. sen? ben de iyiyim. iyi. iyi. iyi. sanki iki dakika sonra biri "aslında hiç iyi değilim" diyecek ve hepimiz işimizi bırakıp yere oturacağız.. neyse. ofise girerken birileriyle günaydınlaştım. "günaydın" dedim. günaydın. ne güzel kelime. insan daha günün nasıl geçeceğini bilmeden karşısındakine aydınlık diliyor. bir de "günaydın" demenin mecburiyeti var. sabah birbirimizi görünce illa bir şey söylememiz gerekiyor. sessizce geçip gitsek olmuyor. insanlık sözleşmesinde var herhalde. günaydın. günaydın. günaydın. günaydın. bir süre sonra kelime anlamını kaybediyor. günaydın günaydın günaydın. ne diyorum ben? neyse. kahve aldım. bilgisayarı açtım. bilgisayar açılırken ona baktım. o da bana baktı. ikimizin de çalışmak istemediği çok belliydi, ama aramızda bir iş ilişkisi olduğu için bunu konuşamadık. sonra bir dosya açtım. dosyanın içinde başka dosyalar vardı. onların içinde de başka şeyler. bir ara kendimi bilgisayarın klasörlerinin arasında kaybolmuş buldum. insan hayatının anlamını ararken yanlışlıkla "2025_final_son2_gerçekson_son" isimli klasöre giriyor. içinden hiçbir şey çıkmıyor. çünkü hayat gibi o da boş. biraz çalıştım. sonra kahve içtim. sonra tekrar çalıştım. sonra kahvenin bittiğini fark ettim. bunun üzerine kısa bir yas tuttum; çünkü bazı şeyler insanın başına gelir ve yapılacak hiçbir şey yoktur. kahve bitmiştir düşünsene. kabulleneceksin. kahve yaptım tekrar. kahve makinesinin başında beklerken dışarı baktım. bir ağaç vardı. bayağı güzel bir ağaç. mor akasya. insanların ağaçlara ne kadar az baktığını düşündüm. hep yanından geçiyoruz. ağaç orada. yıllardır orada belki. biz her gün başka bir şey yetiştirmeye çalışırken o bildiğin büyüyor. kimse ona "bugün ne yaptın?" diye sormuyor. ağaç da çok memnun bence bu durumdan. sabah kalkıyor, güneş var. akşam oluyor, güneş yok. arada rüzgar çıkıyor. bazen yağmur yağıyor. bazen bir kuş geliyor. gayet iyi. ben de biraz ağaç olmak istedim. sonra düşündüm. yok. ağaçların da sorumlulukları var. yaprak döküyorlar, çiçek açıyorlar, meyve veriyorlar. bir de buduyorlar bunları. budanmak istemiyorum. sevgilimden ayrılırım yeter bana. insan olarak devam. sonra telefona baktım. bir mesaj vardı. cevapladım. sonra başka bir mesaj geldi. onu da cevapladım. sonra biri bir şey sordu. cevap verdim. sonra başka biri başka bir şey sordu. bir noktada herkesin birbirine soru sorduğu, ama kimsenin cevaplardan tam olarak emin olmadığı bir sistemin içinde yaşadığımızı fark ettim. dünya böyle dönüyor herhalde. soru. cevap. başka soru. başka cevap. arada yemek. sonra tekrar soru. soran daha çok biliyor cevabı, yaptığı tek şey suç ortağı bulmak. bir ara dışarı çıkıp hava almak istedim, ama ofisten çıkarsam geri dönmem gerekirdi. bunu göze alamadım. pencereden hava aldım. işe yaradı. biraz. sonra müzik açtım. güzel bir şarkı çıktı. bir süre dinledim. sonra şarkı bitti. insanların şarkıları üç dakika yapması çok tuhaf. üç dakika boyunca bir duyguyu taşıyorsun, sonra bitiyor. halbuki bazı duygular üç dakikadan uzun sürüyor. bence şarkılar biraz daha sorumlu davranmalı. neyse. şimdi burada oturuyorum. kahvem masada. bilgisayar açık. dışarıda güneş var. ağaç hâlâ orada. ben de buradayım. büyük bir olay yok. kimse dünyayı kurtarmadı. ben de kurtarmadım, çok da şeyimdeydi dünya çünkü. hatta henüz maillerin hepsini bile açmadım, ama sabah oldu. geldik. uyandık. kahve içtik. birbirimize günaydın dedik. belki bugün öyle çok güzel bir gün olmayacak. belki olacak. nereden bilelim? günün daha başındayız. daha başımıza gelecek şeyleri bile bilmiyoruz. o yüzden şimdilik fazla kurcalamıyorum. bırakıyorum biraz. gün kendi kendine aydınlansın. ben de işime bakayım. günaydın canım benim. bu sefer gerçekten günaydın.

bir avuç: sabahtan beri sabah

günaydın. sakalımı kestirdim ve şimdi aynaya bakınca kendimi tanımıyorum ve bütün derdim buymuş gibi davranıyorum sabahtan beri.. sabah zaten, 'beri' de neyse.. dünyada gerçek dertler dizilmiş sırayla beklerken ben kalkmış bir avuç kıl için moralimi yerlerde sürüklüyorum, bu da nasıl bir savunma mekanizmasıdır bilmiyorum, ama var böyle bir şey.. hesap makinesi gibi hesapladım aslında, iş yoğun, ev düzen, ofis yabancı, herkes nasılsın abi iyi misin diye soruyor ben de iyiyim yaa diyorum otomatik, ezbere, market kasasındaki iyi günler gibi, hiç düşünmeden çıkıyor ağzımdan.. işte sonra dün öğle arası gibi berberde koltuğa oturdum, aynadaki adam bana keselim mi hocam dedi, ben de düşünmeden kes dedim, sanki başka bi şeyi kesmek istiyormuşum da eli en yakın yere gitmiş gibi. sakal gitti, yine de sıfır değil hani.. ben bu sabah aynaya baktım, tanımadım kendimi, otuz saniye kadar durdum öyle, sonra elimi yüzümü yıkadım kahve hazır. hâlâ şaşkınlık falan, komşular fark edecek mi diye düşünecek kadar. bir avuç kıl için. kariyerim dururken, işim dururken, sağlığım yerindeyken, sırf sakal gitti diye adam gibi şaşırdım bu sabah. biliyorum ki mesele sakal değil. ben ne haberler aldım bu ara, sakince tamam dedim, kolları sıvadım, halloldu. ne kötü günler geçirdim, kahve demleyip pencereyi açtım, iş yaptım, sustum. herkes erkek adam şikayet etmez dedi bana küçüklüğümden beri, ben de öğrendim susmayı, öğrendim sakin görünmeyi, öğrendim iyiyim demeyi bir soru gelince, ama vücut bir yerde patlıyormuş, benimki bu sabah bir avuç kıldan patladı işte, tuhaf, ama gerçek. bu bir kaçış mı, gerçek bir korku mu, taşıyamadığım bir sürü şeyi en ufak, en saçma olana yükleyip tamam bari bunu halledebilirim rahatlığı mı arıyorum, bilmiyorum. psikologlar bilir belki, ben bilmiyorum, ama şunu biliyorum, insanları anlayın biraz: dün arkadaşlarımlaydım, bugün de hep aynı şakaları yapıyor, dert yok mu senin diye, espri gibi, ama değildi aslında. dedim ki yok yaa hiç derdim yok, geçtim; çünkü herkese her şeyi anlatmak zorunda değilim, karanlığımı, yorgunluğumu göndermek zorunda değilim ortama. kimse kitap karakteri değil, herkesin bütün duygularını göstermek zorunda olduğu.. acıyla, yorgunlukla, korkuyla, kaybetmekle, herkes kendi yöntemiyle başediyor, kimi susarak, kimi gülerek, kimi bir avuç kıl için sabah sabah şaşarak. yanlış olabilir bu yöntemler, olabilir.. ama uzaktan bakıp bu adamın hiç derdi yok, çok neşeli, kolay hayatı var diye karar vermeden önce bir düşünün belki, belki de sadece derdini size taşımamayı seçmiştir, o kadar. şimdi bir skim anlamadınız değil mi? neyse. günaydın canım benim, seni çok özledim.. şimdi artık anladın mı?

tumblr.

bir pazar kahvaltısı: iyiyim

merhaba, saat 10.32, kapıdan içeri girdiğimde yani.. anneme kahvaltıya gittim, kalktım gittim yani, elim ayağım tuttu, bu bile bir başarı bugünlerde bende. sizin bildiğiniz hiçbir şey yok tabii.. yılın ilk bu kadar üşümesi dediğim şey aslında dışarıdaki hava değil, içerideki hava, ama neyse, dışarısı da soğuk vardı, onu da söyleyeyim. güzeldi. annemler pazar kahvaltısı kurmuş, yumurta, peynir, zeytin, bal, o eski masa örtüsü, hep aynı, hep güzel, hep bir yerlerde beni küçük bir çocuk sanan bir düzen. oturdum, çay içtim, annem "ye oğlum" dedi üç kere, ben de "yiyorum anne" dedim üç kere, ikimiz de yalan söyledik gibi hissettim; çünkü tabağımda hiçbir şey azalmıyordu aslında.. merhaba. teoman'ı hiç sevmediğimi biliyorsunuzdur, ama yine de bugün kafamda o vardı, günler geçmiyor da yıllar geçiyormuş ya, işte tam öyle bir pazardı. annemin mutfağında oturup laf arasına gülümsedim, "iyiyim" dedim sorana, iyiyim kelimesinin artık bir anlamı kalmadığını bile bile.. evin sıcaklığı iyi geldi açıkçası, kedi de vardı orda, annemin kedisi, kucağıma uzandı, ona sarıldım biraz fazla belki, insan bazen bir kedinin sıcaklığından medet umuyor ya, öyle bir şey.. bir gün var önümde dedim kendime, evet var, hevessiz de olsa var. annem sağlıklı, ablam sağlıklı, ben de görece sağlıklıyım, ekmek var sofrada,simit de var. bu bile bir şey aslında, biliyorum, ama bilmek başka, hissetmek başka. aklım gitti yine başka yerlere.. bugün hissedemedim çoğunu, sadece oturdum, çayımı içtim, annemin sesini dinledim, o da bir şeydi belki. aslında çok büyük bir şey. kahvaltı bitti, annem tabakları toplarken "yardım edeyim mi" dedim alışkanlıktan, o da "otur sen" dedi alışkanlıktan, ben de oturdum, tam da istediğim gibi, hiçbir şey yapmadan.. merhaba canım benim, bugün pazar, ben de yorgunum, hevesim yok, hayalim de yok bu sabah, ama bir tabak yumurta yedim annemin mutfağında, bu da bir şey. hem insanlar sadece yumurta yiyerek hayatta kalabilirmiş biliyor musun. belki hayatta kalmak bazı pazarlar sadece bu kadar oluyor, bir masa örtüsü, bir kedi, bir "ye oğlum", bir de çayın soğumasını beklemek.

bir yokluk: üç kez okudum

günaydın, kahveyi koydum, ama bir süre mutfakta öylece durdum, su ısınırken.. dün gece bir haber geldi telefona, sen de bilirsin öyle haberler, insanın önce gözü okuyor sonra kafası bir türlü okuyamıyor. üç kere okudum aynı cümleyi, hiç değişmedi, değişmesini bekledim yine de. bu sabah kalktım, onlarca whatsapp mesajı gelmiş. ilk akla gelen ben olurum çünkü. ben bile düşündüm ne yapacağım şimdi diye. neyse alışkanlık kazandı yine, kahve, sigara.. eskiden tanıdığım biriydi, uzun zaman önce, hayatımın bir köşesinde durmuş biri, sonra o köşeden ikimiz de ayrı ayrı çıkmıştık zaten. insan bir kere vedalaşıyor sanıyor, sonra öğreniyor ki hayır, veda dediğin şey bazen ikiye bölünüyormuş, önce sen gidiyorsun ondan, sonra bir gün o gidiyor herkesten. günaydın. tuhaf bir şey bu. sanki hakkım yokmuş gibi hissediyorum üzülmeye; çünkü zaten bırakmıştık birbirimizi; çünkü zaten "eski" dedim ya hep, geçmiş zaman kipiyle andım o kadar sene.. ama kalp geçmiş zaman bilmiyormuş meğer, kalp sadece biliyor işte, biri vardı, biri yoktu, şimdi hakikaten yok. iki farklı yokluk aynı insan için, ilki alışabildiğim bir yokluktu, bu ikincisi hiç alışamayacağım türden.. sigara içerken aşağıdaki kediye baktım, o hiçbir şey bilmiyor tabii, o sadece kahvaltısını istiyor, iyi de yapıyor, dünyanın böyle devam etmesi lazım bir yerlerde, birinin kahvaltı istemesi lazım, ben de verdim.. günaydın, bugün mahallede yürürken hiç kulaklık takmadım. bir şarkı gelmesin istedim; çünkü hangi şarkı gelse aklıma bir yıl gelecekti, bir oda gelecekti, bir gülüş gelecekti, kaldıramam dedim. sessiz yürüdüm o yüzden, sadece ayakkabı sesim vardı bir de yoldan geçen arabaların müzikleri, ondan da rahatsız oldum bir ara, o kadar.. insanlar tuhaf, değil mi, birini artık hayatının parçası saymadığın halde, haber gelince fark ediyorsun aslında hiç çıkmamış oradan, sadece görünmez bir odaya taşınmış, kapısı kapalı, ama ordaydı işte, şimdi o oda da yıkıldı bir anda.. kahvemi içiyorum, ama kimseye bir şey söylemedim bugün, söyleyecek de bir şeyim yok zaten, ne diyeceksin, "eskiden tanıdığım biri gitti" dedin mi karşındaki "başın sağ olsun" diyor nezaketen, ama hangi başa, hangi sağlığa, açıklayamıyorsun, açıklaman da gerekmiyor belki.. bazı yaslar öyle canım, kimseyle paylaşılmıyor, sadece taşınıyor; çünkü paylaşmak için önce izin lazım kendinden ve ben o izni daha veremedim kendime.. kahve bitti, ikinciyi koyacağım şimdi. dünya dönmeye devam ediyor lan, ne kadar da inatçı bir şey bu dönmek. ben de döneceğim herhalde, yarın da bir günaydın yazacağım, bugünkü kadar ağır olmayan bir tane, söz veriyorum, ama bugünlük bu kadarını taşıyabildim işte, bir kahve, bir sigara, bir sessiz yürüyüş ve içimde kapanmayan bir oda. aa günaydın kelebek, beni mi takip ediyorsun sen, önce dışarıda gördüm, şimdi burada balkonumda.. hem ne yapalım, 'benim babam bile vefaat etti' dedin mi kendine hiçbir ölüm üzemiyor seni. hani şu kahveyle başladım, narsistle bitti dediğim narsist kişi vefaat etti ve bir defter öylece kapandı. bugün işe gitmeyişim ondan.

bir şeyi hatırladım bugün: sıcakta tatile mi gidilir

haftanın ilk günü ve hava hâlâ yaz sıcağında, bunu pazartesi olmasıyla hiç bağdaştırmayın bile, mevsim kendi bildiğini okuyor ben kendi bildiğimi okuyorum. bugün ekibime yeni arkadaşlar katılıyor, uzun zamandır ilk kez bir "ekipleşme" heyecanı var içimde, açıkçası istanbul'dan sonra böyle bir şeyi özleyeceğime hiç inanmazdım. orada o kadar yorulmuştum ki insan ilişkilerinden bile, boşluk iyi geldi bir süre, sessizlik iyi geldi.. ama bak yaz tatilim böyle geçiyormuş meğer, herkes tatildeyken ben denizli'ye taşınıp yeni bir masaya oturmuşum, yazın tam ortasında, ofiste henüz ekip arkadaşı bile olmayan biri olarak. zaten sıcakta tatile mi gidilir falan.. bak, boşluk güzeldi diyorum, ama itiraf edeyim biraz da tuhaftı. sabah kahveni kiminle içeceğini bilmemek, diğer ekiplerin çalışanlarıyla pek iletişime geçmek istemiyorum istanbulda öğrendim bunu. "bugün ne oldu" diye kime anlatacağını bilmemek.. neyse, o boşluk kapanıyor bugün. yeni yüzler, yeni isimler, muhtemelen ilk gün klasik "merhaba ben.." turları, ben de içimden "tamam bunu hatırla" diye tekrar edeceğim isimleri.. ben eylül'e her şeyi sığdırdım bu arada, almanca kursu, spor salonu, bir de ekip arkadaşlarımla dünyayı kurtarma projelerimiz :p vldnww kadar olmasa da bizim de süper güçlerimiz var sonuçta, en azından pazartesi sabahı hâlâ heyecanlanabiliyor olmak bir güç sayılır.. bence sayılır, hem de sıcak havada.. kısacası; hava sıcak, gün pazartesi, ben biraz gergin biraz heyecanlıyım ve galiba istanbul'da unuttuğum bir şeyi burada yeniden hatırlıyorum zeynepcim, bir yere ait olmanın nasıl bir şey olduğunu filan falan.. bir de dün küçük bir şey oldu, önemsiz gibi görünüp önemli olan cinsten. dünkü yazıda bir yere "canım benim" demiştim, gelişigüzel, öyle çıkıvermişti. takılmıştı ona, kime takıldığını söylemeyeceğim tabii, kendi bilir. bugün konuştuk, laf arasında anladım ki meğer yazıları okuyormuş, hem de öyle şöyle bir göz gezdirmek değil, merakla okuyormuş gibi. ben de tabii "acaba gücendi mi, tuhaf mı geldi" diye içimden geçirip durmuştum, hâlâ da tam çözemedim aslında hangisi, gıcık mı oldu yoksa hoşuna mı gitti, belli etmiyor, ben de sormaya çekiniyorum; çünkü sorunca da bir anlamı oluyor bir şeyin, sormayınca kalıyor havada, ben havada kalanı seviyorum galiba.. neyse, üstü kapalı kalsın bu kısım, kimsenin üstüne alınmasına gerek yok, malum bu blogda laf arasında geçen kız sayısı az değil, hepsi bilmeden birbirine karışıyor zaten :p pazartesi işte, hem yeni yüzler hem eski hikayeler aynı güne sığıyor.. koca bebek.. yok bu klavyenin aklında kalmış, silmek istemedim.. koca hayat var önümüzde, ama bazen insan otuzundan sonra fark ediyor ki hayat hiç de plan yaptığı gibi gitmiyormuş, ne iyi ki gitmiyormuş aslında. ben istanbul'dayken "böyle böyle olacak" diye bir sürü senaryo kurmuştum kafamda, hiçbiri tutmadı, tuttuğu tek şey şu, bir sabah kalkıp valizleri toplayıp başka bir şehre gelebiliyormuşum, korkmadan değil, biliyorsun çünkü gideceğin şehri, ama gelebiliyormuşum işte. bu da bir şey.. büyükler hep "her şey oluruna bırakılır" der ya, ben o cümleye uzun süre inanmadım, bana tembellik gibi gelirdi. şimdi anlıyorum ki oluruna bırakmak pes etmek değilmiş, bazen elindekini sıkı tutmayı bırakıp da bakabilmekmiş nereye gideceğine. denizli de öyle oldu zaten, ne çok planladım ne de hiç istedim, oldu.. bir de şunu fark ettim son zamanlarda, insan yalnızlığı sevmeye başlayınca kalabalığı daha çok kıymetli buluyormuş. istanbul'da kalabalıktan kaçtım, burada kalabalığı özledim, tuhaf değil mi. insan nerede değilse orayı özler falan.. hem galiba mesele kalabalık ya da yalnızlık değil seçebiliyor olmakmış. seçebildiğin an her şey hafifliyor. hayat da böyle işte, büyük laflar ederken bile küçük şeylerin arasından süzülüp geçiyor.

bir bahane arayışı: gülümse kaderine

merhaba. kahveyi yaptım, evimdeyim hâlâ. elimde sigara yok, ama olsun. kafam yeterince tüttü zaten. denizli'ye geleli ne kadar oldu, arkadaşlarıma kavuştum, güzel oldu bu kısmı gerçekten, hasret filan falan, sarıldık öptük.. sonra ne oldu, sonra hayat başladı yine, yani onların hayatı, benim değil; çünkü şöyle bir şey var, bu insanların artık hayatları doğum günü takvimi. kendi doğum günü, eşinin doğum günü, çocuğunun doğum günü, çocuklarının.. hatta bir de köpeğin varsa onun bile bir gün bir yerlerde kutlandığını duyacağım galiba yakında. koskoca adamlar, koskoca kadınlar, hâlâ hediye bekliyorlar be. otuz - otuz beş yaşında bir insan "aa bu sene ne alacaksın bana" diye sorunca ben ne diyeyim, gülümse kaderine mi diyeyim kendime.. selam, bende ne eş var ne çocuk, hâlâ. bu benim tercihim mi kaderim mi bilmiyorum, ama en azından kimsenin doğum gününü ezberlemek zorunda değilim, bu kadarını söyleyeyim. o yüzden biri bana eşinden bahsedince içimden "bana ne senin eşinden" diyesim geliyor, kötü bir insan mıyım bilmiyorum, ama yorgunum yahu, çok yorgunum bu muhabbetlerden. denizli'nin kötü yanı da bu sanırım, herkes birbirinin hayatına bu kadar yakın, bu kadar iç içe, istanbul'da hiç kimse kimsenin doğum gününü hatırlamazdı, güzeldi aslında o kadar özgürlük.. sana da merhaba canım benim, okuyorsun yine.. bak, şimdi kahvemi içiyorum sakin sakin, ama kafamın bir köşesinde akşam var. akşam parti var. kimin doğum günüydü tam hatırlamıyorum bile, arkadaşımın eşi mi, eşinin kardeşi mi, her neyse, gideceğim. bir bahane bulsam, hastayım desem, ölsem desem, bugün merkür retrosu bende özellikle şiddetli hissediliyor desem.. yapamıyorum işte. gidip gülümseyeceğim, hediye getirmemiş olacağım; çünkü zaten haber yeni geldi, "aa han hoş geldin ya, hediyeyi boşver sen" diyecekler ben de bir köşede bira falan içip saatime bakacağım. hayır, saatim limited olanlardan değil.. iyi pazarlar sizlere şimdiden. ben bunaldım yahu, ama gideceğim yine de; çünkü arkadaşlarımı seviyorum, 'doğum günlerini sevmesem de..' belki oraya varana kadar gülümse kaderine diye içimden söylerim, belki bir kadeh şarapla razı olurum bu duruma, zaten ben alkol kullanmam bu arada. yarın yine birinin bir doğum günü olacak biliyorum, ama bugünlük bu kadar. tekrar hayırlı pazarlar millet, hele bi doğum gününüz bitsin.